
Umut Sarıkaya - Uykusuz, Sayı: 2009/44

Umut Sarıkaya - Uykusuz, Sayı: 2009/44
You tell me all peoples need land of their own
All the others have theirs, why not leave us alone?
We bought it, we brought it to bloom in the sun
It’s ours- always was
We won’t let them take back our homes and our trees
We won’t have them driving us into the seas
That’s why we are forcing them down on their knees
But the children are dying in Palestine
You tell me of centuries caught in despair
Pogroms, persecutions, and final solutions
The need of a homeland, safety for Jews
I hear you
You tell me of hatred, of fear and attack
Of enemies everywhere, we must fight back
The border town’s under the gun-
But a hundred to one, the children are dying in Palestine
You say
There can never be peace
’til their outrages cease
Of course, they say the same
You say it’s not true that we forced them to leave
That Jews would do that you just cannot believe
The Arabs are treacherous, born to deceive
The hate us
Well, it’s true we’ve been hated, but when we arrive
And take over their country in the name of our surviv-al
Is it any wonder that peace cannot thrive
While the children are dying in Palestine?
I’m told
Every state has its Jews
Even Jews have their Jews
They’ve been there all along
You say we must search for some moderate way
We must find a middle ground to save the day
We shouldn’t have settlements, they shouldn’t prey on our nation
But where is the middle and where the extremes?
We’ve settled their farmlands and stolen their streams
Our generous offers are not what they seem
And the children are dying in Palestine
We’re trapped in this horror, it won’t go away.
We’ve conquered, but conquering won’t win the day
We inspire their hatred, we watch in dismay
It’s madness
Suppose we did take their land, planned it all along
Can we look at ourselves and admit we’ve done wrong
Can we all live together, can we all belong
Can we stop all this killing in Palestine?
Please God no more children dying in Palestine

“An”ları biriktirmeye çalışan yaşlı bir koleksiyoncu. Hayatı koleksiyonundan, koleksiyonu da hayatından ibaret. Koleksiyonu için her şeyi feda etmeye hazır. O kadar ki, tozlardan kaçınması gerektiği söylendiğinde bunu yapmamasının nedeni koleksiyonunu korumak mı yoksa tozları da hapsetme arzusu mu kestirmek zor. Hayatın her anı değerli onun için; Ömer’e aldığı hediyeden tutun da damarını bulamayan hemşirenin kan aldığı şırıngaya kadar. Ya da bir ekmek etiketi… Tek sıkıntısı onu huzurlu hayatıyla başbaşa bırakmamaları. Bir de koleksiyonu eksik bırakan o cilt var tabi. Bu haliyle komşuları için tam bir huysuz ihtiyar.
Mithat beyin “derli” ve “toplu” hayatının aksine, Ali’nin “dağılmış” hayatı kaldığı kapıcı dairesiyle memleketteki eşi ve çocuğundan ibaret. Hayatın savurduklarından. Mithat beyin huzurunu kaçıran olaylar vesilesiyle Ali’ye işinin düşmesi, Ali’nin derli toplu bir hayat görmesi ve belki de kendi hayatını toparlamasının yolunu açıyor. Kendisini ”satan” hayatı satmaya başlıyor Ali de. Filmi tezatlar üzerinden kurduğunu söylüyor Pelin Esmer; filmin sonlarına doğru nefis ve vicdan çatışmasını da görüyoruz alttan alta.
Ve film öyle bir yerde bitiyor ki, tamı tamına on bire on var.
“Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince -Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında at tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahataların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için aynı ölçüde yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık okumak gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı – hattâ büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklama ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendisini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını
küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı – ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda -yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözler, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğredi ve böylece -bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir?- bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.”
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda (A Room of One’s Own), İletişim Yayınları.

Gitmek filmiyle ilgili yazıda, geçtiğimiz Aralık ayında filme uygulanan komik sansürden bahsetmiştim. Hatırlamak gerekirse film, maddi desteğin çekileceği tehdidi ve “Bir Türk kızı Kuzay Iraklı bir Kürt’e terör döneminde âşık olamaz” gerekçesiyle İsviçre’deki bir festival programından çıkartılmak zorunda bırakılmıştı.
İki gün önce Taraf’tan Orhan Miroğlu’nun “Aşk ‘sınır’ tanımadı” başlıklı yazısını okuyunca bu olayı ve mantık dışı bulduğum gerekçeyi bir kez daha hatırlayıp acı acı gülümsedim.
Şemdinli’de görev yapan uzman çavuş İhsan Önder’in 18 yaşındaki kızı Tülin Önder ile Şemdinlili 19 yaşındaki Rojhat İliş’in yasak(!) aşkının haberiydi yazıya konu olan. Uzun süre ailelerinden gizledikleri umutsuz durumları canlarına tak etmiş olacak ki, genç çift Rojhat’ın Kuzay Irak’ta yaşayan akrabalarının yanına kaçıp iki ay boyunca burada yaşamışlar. Bu sırada Tülin’in babası İhsan Önder kızının dağa çıktığını düşünmekteymiş. Rojhat’ın ailesiyle temasa geçtikten sonra durumu öğrenen baba, gençlerin evlenmesine izin vermiş ve Şemdinli’de yapılan düğünle Tülin ile Rojhat evlenmişler. Mutlu son.
Demek ki bir Türk kızı, hem de Doğu’daki bir komutanın kızı, bir Kürt’e terör zamanı bile olsa âşık olabilirmiş. Hem de bu aşk evlilikle de sonuçlanabilirmiş. Ne de olsa sınır tanımayan aşk sansür de tanımazmış.
Haber burada.
Orhan Miroğlu’nun yazısı da burada.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın inanç konusunu, psikoloji başta olmak üzere pozitif bilimler perspektifinden ele aldığı, Mart ayında çıkan son kitabı İnanç Psikolojisi’ni okuma fırsatı buldum sonunda. Önsöz bölümünde “Sorgulanamayan, bilimsel yöntemlerle test edilemeyen, üzerinde çalışma yapılmamış, akıl yürütme yöntemleri ile incelenemeyen hiçbir inanç sağlam değildir” diyen Tarhan, kitabın amacını da açıklamış oluyor. Kitap; inancın epistemolojisi, inanç geni tartışmaları, ruh, bilinç, akıl, niyet, nefis, ilham, zaman gibi konuları içeren birçok bölüme ayrılmış. Aşağıda, kitaptan yaptığım alıntılardan sanatçı ve ilham konusunda olanlar özellikle ilgimi çekti:
“2007 yılında bilim camiasında insanda bulunan ayna nöronlarının keşfedilmesiyle, kişideki sevgi, öfke gibi güçlü bir duygunun, yanından geçen bir başka kişiyi etkilediği bilgisi ortaya çıktı. İnsandaki bu baskın his, kişi farkında olmadan karşıdaki insanda ayna sinir hücrelerini harekete geçirmekte ve o kişiye karşı ya sevgi ya da öfke gibi duyguların oluşmasına sebep olmaktadır.”
***
“Orta Çağ’dan evvel, her şey ruhani indirgemecilik fikriyle açıklanmaya çalışılıyordu. Newton’la birlikte materyalist indirgemecilik dünyaya hâkim oldu. Bugün ise holistik yani “bütüncül” yaklaşımlı iki gerçeklik değerlendirmesi birleşmektedir. Holistik yaklaşıma göre, her şey bir diğeri ile ilişkilidir ve birbirine bağlıdır. Gözlemler sonucu oluşan bilimsel prensipler de bu görüşü desteklemektedir.”
***
“Varoluş konusuna aşırı derecede zihin yoran kişiler de mistik deneyim yaşayabilirler. Nasıl ki tutkulu bir aşık sevdiği kişinin hayalini her yerde ve her şeyde görürse, takıntılı kişiler de üzerinde fazla düşündükleri konularda halüsinasyon yoğunluğu yaşayacaklarından imajinasyon meydana gelebilir. Bu imajinasyon şairlerin, ressamların, bestekârların kısacası sanatçıların sezgi ve ilhamlarını açıklamaktaki en önemli veridir.”
***
“Bir kimse uykudayken, rüyadayken bir şey görebilir veya bir icraatta bulunabilir. İki yılanı birbirine sarılmış görüp, kimyadaki “benzen halkası”nı bulan bir araştırmacı gibi, Wagner, uyku esnasında yani beynin 40 frekanslık dalga ürettiği esnada evrendeki akıllı enerjiye ulaşıp oradan bir müzik yakalamış ve bunu notaya dökerek muhteşem bir beste yapmıştır. Bu ve buna benzer üretimlerde beyinde 40 hz’lik bir frekans ürettirecek bir yoğunluğun muhakkak olması gerekir. Sezgisel düşüncenin ortaya çıktığı bu anlara “ilham” diyoruz. Bir anda ortaya çıkan sembolik düşünceler tam anlamıyla beynin ürünü değildir. Çünkü beyinde böyle bir malzeme yoktur. Eğer Einstein buluşlarını yapmasaydı, elli sene sonra onun keşiflerini yapacak bir başkası muhakkak olacaktı. Ancak Mozart’ın yaptığı besteleri yapacak birisi olmayacaktı; çünkü Mozart’ın ortaya koyduğu eser, bilgi birikiminden ibaret değildi.”

“Allah’ın izni, peygamberin kavliyle eğer bütün insanlar beraber yaşamayı öğrenirlerse, birbirlerine karşı dürüst olur, güvenirlerse bütün savaşlar biter. Gençlerimiz evlerine döner, her şey biter.”
Habur sınır kapısında iki haftadır oğlundan (kendi deyimiyle ciğerinden) haber almak için bekleşen bir ninenin Kürtçe haykırışları bunlar. Irak’a Amerikan saldırısı başlamış, sınırda problemler var. Habur’da yolu nineyle kesişen kahramanımızın derdi de bir bakıma aynı.
İsviçre’de düzenlenecek bir festivalde resmi makamlarca “bir Türk kızı Kuzey Iraklı bir Kürt’e terör döneminde âşık olamaz” gerekçesiyle uygulanan sansürle gündeme gelen Hüseyin Karabey’in filmi “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom”un aklımda en çok yer eden sahnesi yukarıda bahsettiğimdi. Açık söyleyeyim, filmi izleme nedenim de sansür gerekçesini mantıksız bulmamdan ve içten içe tepki göstermemden dolayı bende uyanan meraktı. Bu anlamsız açıklamanın altında daha “anlaşılır” bir sebep olup olamayacağını merak ediyordum; örneğin filmin Kürt milliyetçiliği yapıyor olması rahatsız etmiş olabilirdi büyüklerimizi. Fakat film bittiğinde imkansız bir aşk hikayesinden başka bir şey bulamadığımı söylemeliyim.
Bizleri Bağdat’a ilk bombaların düştüğü o talihsiz günlere geri götüren film, hafızalarımızı da tazeliyor. Savaştan dolayı Irak’tan çıkamayan sevdiğine kavuşmak için İstanbul’dan yola koyulan bir kadının öyküsü İran’a kadar uzanıyor. Biraz belgesel tadı bırakıyor film ağzınızda, ben kendi adıma yeni şeyler öğrendim açıkçası. İran sınırında bir binanın üzerinde büyük harflerle yazılmış “Türkiye laik bir devlettir” yazısıyla komşuyu “bilgilendirdiğimizi” bilmiyordum örneğin. Ya da İran’da Türk televizyonlarının yasak olduğunu. İran Azerilerinin Farsça’dan uzaklaşıp anadillerine kaymalarını engellemek için mi yapılmış bilmiyorum ama ne kadar etkili(!) olduğu ortada.
“Sevdan Bir Ateş”in ateşi içime düştüğünde lisedeydim. Hemen o gün, gidip bir Düş Sokağı Sakinleri kaseti aldığımı hatırlıyorum. Sonra uzun süre Düş Sokağı Sakinleri şarkılarıyla yatıp kalktığım bir dönem oldu. Ben grubu keşfettiğimde grup dağılalı yaklaşık 4 sene oluyordu, bunca yıl zarfında birçok solo albüm yapmışlardı bile. Bilmiyorum neden, uzun süre sadece Murat Yılmazyıldırım’ın solo albümleriyle haşır neşir oldum; Murat Çelik’e hep mesafeli durdum. Fakat Murat Yılmazyıldırım kendini tekrar etmeye başlamıştı, sıkılmıştım açıkçası. Murat Çelik’se kendini ve müziğini yenilemişti bu sürede.
Biri “Düşlerin Ressamı”ydı, diğeriyse “Seyyah” olmuştu ki Düş Sokağı’nda tekrar buluştular. Yaklaşık on sene sonra, 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü Ankara Ankamall Sanatolia sahnesinde birlikte sahne aldılar.
Önce Murat Çelik göründü, her zamanki mütavazı haliyle başı önde çıktı sahneye; ardından da Yılmazyıldırım. İkiliyi tekrar birlikte görebilme umudunu uzun süre önce yitirmiş benim gibiler heyecanla uzun süre alkış yağmuruna tuttular sahneyi. Murat Çelik eliyle arkadaşını takdim ederek alkışları ona atfetti, elini göğsüne götürerek bizleri selamladı.
“Ölümler”le bir gecelik de olsa yeniden doğdular “Sevdan Bir Ateş”le geceye noktayı koydular. Ama herkesin kendi şarkısını söylemesi beni ve tahminen o güzel düetleri bekleyen birçok kişiyi hayal kırıklığına uğrattı. Beklenen de aslında iki şarkıydı herhalde; “Gayret Et Güzelim” ve “Sevdan Bir Ateş.” Fakat anlaşma böyleydi sanırım ki Murat Çelik o birbirinden güzel iki şarkısını da tek başına söyledi. Sadece son şarkının sonunda, nakarata Yılmazyıldırım girdiğinde kopan alkış beklentiyi de gösteriyordu aslında.
Her şeye rağmen yaşatılan nostalji tarif edilemezdi. Geçmişe gidip geldik sürekli, hüzünlü şarkılara eşlik ettik. Yaklaşık iki buçuk saat süren konser bittiğinde vakit geç olduğu için Murat Çelik’le tanışmaya vaktimiz kalmadığına üzülsek de elimizde kalan aşağıdaki fotoğrafla teselli bulduk.

Kitabın arkasından alıntıladığım başlıktaki sözün aksine, biz gözlerimizi günümüz İstanbul’unda açıyoruz. Roman, “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk”ta olduğu gibi bir elyazmasının hikayesi olarak başlıyor; ama bu sefer elyazmasını takip etmek yerine, bizzat onun içine giriyoruz. Kimin anlattığını bilmeden çeviriyoruz sayfaları; daha en başından denildiği gibi, kimin anlattığının ne önemi var ki zaten? Sayfalar ilerledikçe karşımıza derkenarlar çıkıyor, hoş bir sürpriz olmuş. Bir röportajında “Okuyucum benden aşk hikâyeleri dinlemeye alışkındır. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemediğimi itiraf edeyim” diyerek açıklıyor İskender Pala bu derkenarları.
Lale çiçeğinin döneme adını verecek kadar el üstünde tutulduğu yıllarda payitahtta, karakterin ağzından burası aşkın has bahçesi olmalı denen şehr-i İstanbul’dayız. Kimi zaman padişah III. Ahmet’in huzurunda, kimi zaman bimarhanede akıl hastalarının yanında, kimi zaman da hamamda külhanbeyleriyleyiz. Mevlevihanede huzur buluyor, tomruklarda hayal gücümüzü zorlayan işkenceler karşısında yüzümüzü buruşturmadan edemiyoruz. Ve bu birbirinden farklı hayatların içiçe geçtiği şehirde, isyanın yükselen ayak sesleri arasında gizemli bir cinayeti araştırıyoruz.
Geçtiğimiz yıl Kül Öykü gazetesinde Umberto Eco’nun röportajlarından bir derleme okumuştum. Röportajın bir yerinde Eco, bir Orta Çağ rahibi gibi düşünebildiğinden bahsediyordu. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” ve “Aşkname”nin sonrasında Katre-i Matem’i okurken de benzer şekilde İskender Pala’nın da Eco’nun bahsettiği empatiyi kurabildiğini düşündüm. Hafız Çelebi gibi bir İstanbul Osmanlısı olarak tasavvur ettim üstadı.
***
“Kapa gözlerini ve dinle sakî, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. Rüzgarları toplayan hüzünler aşklar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında ışıklar yas tutar gibi laleler ağlar seher vakitlerinde.
Uyan sakî, lale devrindeyiz!..”
(Arka kapak yazısından)
“Gelin, biz bu haset kültürüne ayak direyelim. Kalemi kağıdı elimize alıp bir şükran mektubu yazalım. Hayatımızda bize iyilik etmiş birisine, bize dünyanın güzel ve emin bir yer olduğunu göstermiş, insana ve hayata umutla bakmamızı sağlamış, bir harf öğretmiş, bir kapı aralamış birisine, ona duyduğumuz şükran ve minnettarlığı cömertçe yazalım. Sonra onunla buluşalım ve gözlerimiz onunkilere değmeden, usulca bu mektubu okuyalım.”
Kemal Sayar‘ın geçtiğimiz ay çıkan son kitabı “Her Şeyin Bir Anlamı Var”dan.