Sari sirun yar

19 Ocak 2010 yapan sadıkmeriçli

Çizgilerin kesiştiği yerde, Filistin

25 Aralık 2009 yapan sadıkmeriçli

NTV Yayınları’nın çizgi roman atağı sonrası girdiğim bütün kitapçılarda çizgi roman köşeleri kalabalıklaşmaya başladı. Okuyanın hayal gücünü sınırlayacağına inandığım için Suç ve Ceza, Frankenstein, Dava gibi klasiklerin çizgi romanlarını okuma taraftarı olmasam da piyasayı canlandırması ve çizgi de olsa roman okuma alışkanlığına yapacağı katkıdan dolayı yayınevlerini takdir etmemek elde değil. Zaten okuyanın hayal gücüne hitap eden kitapların çizgi romanlaştırılması dışında daha yaratıcı eserler de yok değil tabi. Örneğin henüz okumayıp sadece göz atmış olsam da Yordam Kitap’tan çıkan Çizgilerle Komünist Manifesto, Agora Kitaplığı’ndan çıkan Che – Biyografik Çizgi Roman gibi kitaplar yenilerden ilgi çekici örnekler.

Bir de belgesel çizgi romanlar var ki benim en çok dikkatimi çekenler bunlar. Geçtiğimiz pazar günü kitapçıda dolaşırken öyle bir tanesine rastladım ki almaya karar vermem hiç de uzun sürmedi. Bahsettiğim, İthaki Yayınları’ndan bu ay çıkmış, gazeteci-yazar-çizer Joe Sacco’nun Filistin adlı kitabı. İtiraf etmeliyim, kararımı kolaylaştıran, kitabın kapağındaki “Edward Said’in Sunumuyla” sözcükleri oldu. Biliyorsunuz, söz konusu Edward Said olduğunda mutlaka ciddiye alınmalıdır, hele ki söz konusu olan Filistin’le ilgili herhangi bir şeyse. Sunuşunu 2003′te vefat eden Said’in yapıyor oluşu kitabın Türkçe’ye ne kadar geç kazandırıldığı konusunda ipucu veriyordur; gerçekten de 1993-5 yılları arasında yayımlanmış dokuz çizgi romanın toplandığı kitabın ilk kez basıldığı tarih 2001.

Sunuş yazısında kitabın öneminden şöyle bahsediyor Said: “Medya bombardımanı altında yaşadığımız şu dünyada, bir çizgi romanın iddialı bir şekilde karalanmış, kimi zaman bahsettiği aşırılıkları yansıtabilmek için acayip bir şekilde abartılmış duygudaşlık dolu çizimleri, Londra ve New York’taki bir avuç adamın seçip tüm dünyaya pazarladıkları görüntülere karşı panzehir işlevi görüyor. Joe Sacco’nun dünyasında ne anlattıklarını cafcaflı sözlerle yumuşatan sunucular, ne durmadan İsrail’in başarılarından ve demokrasisinden bahseden riyakar anlatılar, ne de tarihten ve sosyal gerçeklerden kopuk bir şekilde zavallı barışsever İsraillilere dünyayı dar etmek için devamlı taş atan, kıymet bilmez, köktendinci canavarlar olarak gösterilen Filistinliler var. Bunun yerine, askeri işgalin, rastgele tutuklamaların, yıkılan evlerin ve el koyulan arazilerin, işkencenin (‘ölçülü fiziksel şiddet’), cömertçe uygulanan basbayağı kaba kuvvetin (bkz: Batı Şeria’daki bir kontrol noktasında havada salladığı M-16′nın verdiği güçle insanları öbür tarafa geçirmeyi reddeden İsrailli asker) insafına kalmış hayatlar süren Filistinlilerin karşı karşıya olduğu acımasız ve yabancı bir dünyayı, asker traşlı, sıradan bir Amerikalının gözünden görüyoruz”. Özellikle şu günlerde birinci yılını dolduran son Gazze saldırılarının görüntüleri aklımızdan çıkmamışken bu sözlere katılmamak elde değil.

Bize Filistin’in dört bir yanını dolaştırıp iç burkan insan manzaralarını gösteren Joe Sacco’nun sarsıcı siyah beyaz karelerine baktıkça Tarkovsky’nin siyah beyaz filmin ifade gücünün daha etkili olduğu hakkındaki sözleri geldi aklıma; yerdeki taralı kanların, gözümüze sokulacak kıpkırmızı bir kandan çok daha etkili olduğunu düşündüm. Şükür ki o derece yoğun acıları yaşamamış biri olarak, anlatılanları düşündükçe birçok yerde hayal gücümü zorlamak zorunda kaldım, yazarla benzer tepkiler verdim çoğu zaman. En çok da oğullarını tek tek kaybeden annenin anlattıkları dokundu içime.

Dikkatimi çeken bir diğer nokta da şu oldu: Daha fazla bakmak istemediğinden midir, onların yerine biz geçtiğimizden midir, yoksa başka bir sebebi mi vardır bilinmez ama çizgi roman boyunca Joe Sacco’nun gözlerini hiç görmüyoruz. Gözlüklerinin arkasına saklanıyor adeta Sacco, bizi çizdikleriyle bırakıyor.

Filistin, Joe Sacco’nun ilk kitabı değil.  Daha önce yayımlanmış çizgi romanları Safe Area Goražde: The War in Eastern Bosnia 1992-1995 (2000), The Fixer: A Story from Sarajevo (2003), Notes from a Defeatist (2003), War’s End: Profiles from Bosnia 1995-96 (2005), But I Like It (2006), Footnotes in Gaza (2009).

İthaki Yayınları’na teşekkür etmek gerekir ki Joe Sacco’yu Türkçeye kazandırdı. Sacco’nun diğer yazıp çizdiklerine bakınca hep acının bol olduğu topraklara, trajedi diyarlarına gittiğini görüyoruz. Ve umut ediyorum ki, en kısa zamanda Sacco’nun diğer kitaplarını da görme ve okuma şansına erişeceğiz.

Joe Sacco’nun Haziran 2001′de yazdığı önsözden bir parçayla bitireyim: “Bu kitap, oraya vardığımda yatışmaya başlamış olan Birinci İntifada’yı anlatıyor. Bu satırları yazarkense İkinci İntifada gerçekleşiyor. Çünkü ne İsrail işgali ne de bir halkın diğerini ezmesinin yarattığı derin sonuçlar ortadan kalktı. Bu basit gerçek, yani İsrail işgali, uluslararası hukuk ve temel insan hakları bağlamında ciddiyetle ele alınmadıkça da İsrailliler ve Filistinliler birbirlerini kâh düşük yoğunluklu bir çatışmayla kâh intihar eylemleri ve savaş uçaklarıyla öldürmeye devam edecek”.

Arka Pencere

17 Kasım 2009 yapan sadıkmeriçli

Türkiye’de dergi çıkarmanın zor olduğunu bilmeyen yok. Bunu kısa sürede kapanmak zorunda kalan dergilerden de anlıyoruz. Ekonomik krizin de devreye girmesiyle dergi çıkaranların durumu daha da zorlaştı. Son olarak on yılın üzerinde bir zamandır çıkmakta olan dergilerimizden Virgül’ün ve Roll’ün bu ay elveda demeleri, başta sadık okurları olmak üzere benim gibi düzenli takip edemeyenleri de oldukça üzdü.

Sinema dergilerinde ortam şu anda durulmuş gibi görünse de (zaten kaç tane kaldılar?), son birkaç senede kapanan Film+ (ki Altyazı’yla birlikte piyasadaki en kaliteli sinema dergisiydi bence), popüler İngiliz dergileri Total Film ve Empire’ın boşlukları hâlâ doldurulamadı. İşte bu boşluğu bir nebze olsun doldurmak için olsa gerek, geçtiğimiz ayın sonunda yepyeni bir sinema dergisinin haberi geldi: Arka Pencere. Hepsi de kıdemli sinema yazarları olan Cem Altınsaray, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın, internet üzerinden bir sinema (kendi deyimleriyle bir film kültürü) dergisi çıkarmaya karar vermişler. Yanlarına Kerem Sanatel, Kemal Ekin Aysel ve Tunca Arslan gibi isimleri de alan ekip haftalık bir dergi çıkarma niyetindeler ve şimdiye kadar da bunu başardılar.

Arka Pencere, sinemaseverlerin bildiği üzere büyük usta Alfred Hitchcock’un önemli filmlerinden birinin adı. ‘Hitchcock sevmeyen, sinemayı da sevmez!’ sloganıyla yola çıkan dergi tamamen Hitchcock konseptiyle hazırlanıyor. Derginin içindeki her bir bölüm bir Hitchcock filmiyle adlandırılmış ve her sayı usta yönetmenin bir fotoğrafı ve sözüyle bitiriliyor. Üçüncü sayısını çıkaran derginin şimdilik tek eksiği PDF olarak indiremiyor oluşumuz.

Uzun soluklu olması dileği ve ümidiyle…

www.arkapencere.com

Tarkovski’ye gönderme

8 Kasım 2009 yapan sadıkmeriçli
SS851151

Umut Sarıkaya - Uykusuz, Sayı: 2009/44

In Palestine

22 Ekim 2009 yapan sadıkmeriçli

On bire on kala biten film

9 Ekim 2009 yapan sadıkmeriçli

11e10kala

“An”ları biriktirmeye çalışan yaşlı bir koleksiyoncu. Hayatı koleksiyonundan, koleksiyonu da hayatından ibaret. Koleksiyonu için her şeyi feda etmeye hazır. O kadar ki, tozlardan kaçınması gerektiği söylendiğinde bunu yapmamasının nedeni koleksiyonunu korumak mı yoksa tozları da hapsetme arzusu mu kestirmek zor. Hayatın her anı değerli onun için; Ömer’e aldığı hediyeden tutun da damarını bulamayan hemşirenin kan aldığı şırıngaya kadar. Ya da bir ekmek etiketi… Tek sıkıntısı onu huzurlu hayatıyla başbaşa bırakmamaları. Bir de koleksiyonu eksik bırakan o cilt var tabi. Bu haliyle komşuları için tam bir huysuz ihtiyar.

Mithat beyin “derli” ve “toplu” hayatının aksine, Ali’nin “dağılmış” hayatı kaldığı kapıcı dairesiyle memleketteki eşi ve çocuğundan ibaret. Hayatın savurduklarından. Mithat beyin huzurunu kaçıran olaylar vesilesiyle Ali’ye işinin düşmesi, Ali’nin derli toplu bir hayat görmesi ve belki de kendi hayatını toparlamasının yolunu açıyor. Kendisini ”satan” hayatı satmaya başlıyor Ali de. Filmi tezatlar üzerinden kurduğunu söylüyor Pelin Esmer; filmin sonlarına doğru nefis ve vicdan çatışmasını da görüyoruz alttan alta.

Ve film öyle bir yerde bitiyor ki, tamı tamına on bire on var.

Judith Shakespeare

6 Ekim 2009 yapan sadıkmeriçli

Woolf“Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince -Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında at tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahataların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için aynı ölçüde yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık okumak gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı – hattâ büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklama ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendisini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını Shakespeareküçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı – ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda -yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözler, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğredi ve böylece -bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir?- bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.”

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda (A Room of One’s Own), İletişim Yayınları.

Aşk sansür de tanımadı

10 Temmuz 2009 yapan sadıkmeriçli

fft5_mf202482

Gitmek filmiyle ilgili yazıda, geçtiğimiz Aralık ayında filme uygulanan komik sansürden bahsetmiştim. Hatırlamak gerekirse film, maddi desteğin çekileceği tehdidi ve “Bir Türk kızı Kuzay Iraklı bir Kürt’e terör döneminde âşık olamaz” gerekçesiyle İsviçre’deki bir festival programından çıkartılmak zorunda bırakılmıştı.

İki gün önce Taraf’tan Orhan Miroğlu’nun “Aşk ‘sınır’ tanımadı” başlıklı yazısını okuyunca bu olayı ve mantık dışı bulduğum gerekçeyi bir kez daha hatırlayıp acı acı gülümsedim.

Şemdinli’de görev yapan uzman çavuş İhsan Önder’in 18 yaşındaki kızı Tülin Önder ile Şemdinlili 19 yaşındaki Rojhat İliş’in yasak(!) aşkının haberiydi yazıya konu olan. Uzun süre ailelerinden gizledikleri umutsuz durumları canlarına tak etmiş olacak ki, genç çift Rojhat’ın Kuzay Irak’ta yaşayan akrabalarının yanına kaçıp iki ay boyunca burada yaşamışlar. Bu sırada Tülin’in babası İhsan Önder kızının dağa çıktığını düşünmekteymiş. Rojhat’ın ailesiyle temasa geçtikten sonra durumu öğrenen baba, gençlerin evlenmesine izin vermiş ve Şemdinli’de yapılan düğünle Tülin ile Rojhat evlenmişler. Mutlu son.

Demek ki bir Türk kızı, hem de Doğu’daki bir komutanın kızı, bir Kürt’e terör zamanı bile olsa âşık olabilirmiş. Hem de bu aşk evlilikle de sonuçlanabilirmiş. Ne de olsa sınır tanımayan aşk sansür de tanımazmış.

Haber burada.

Orhan Miroğlu’nun yazısı da burada.

İnanç Psikolojisi

19 Haziran 2009 yapan sadıkmeriçli

SKU72414Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın inanç konusunu, psikoloji başta olmak üzere pozitif bilimler perspektifinden ele aldığı, Mart ayında çıkan son kitabı İnanç Psikolojisi’ni okuma fırsatı buldum sonunda. Önsöz bölümünde “Sorgulanamayan, bilimsel yöntemlerle test edilemeyen, üzerinde çalışma yapılmamış, akıl yürütme yöntemleri ile incelenemeyen hiçbir inanç sağlam değildir” diyen Tarhan, kitabın amacını da açıklamış oluyor. Kitap; inancın epistemolojisi, inanç geni tartışmaları, ruh, bilinç, akıl, niyet, nefis, ilham, zaman gibi konuları içeren birçok bölüme ayrılmış. Aşağıda, kitaptan yaptığım alıntılardan sanatçı ve ilham konusunda olanlar özellikle ilgimi çekti:

“2007 yılında bilim camiasında insanda bulunan ayna nöronlarının keşfedilmesiyle, kişideki sevgi, öfke gibi güçlü bir duygunun, yanından geçen bir başka kişiyi etkilediği bilgisi ortaya çıktı. İnsandaki bu baskın his, kişi farkında olmadan karşıdaki insanda ayna sinir hücrelerini harekete geçirmekte ve o kişiye karşı ya sevgi ya da öfke gibi duyguların oluşmasına sebep olmaktadır.”

***

“Orta Çağ’dan evvel, her şey ruhani indirgemecilik fikriyle açıklanmaya çalışılıyordu. Newton’la birlikte materyalist indirgemecilik dünyaya hâkim oldu. Bugün ise holistik yani “bütüncül” yaklaşımlı iki gerçeklik değerlendirmesi birleşmektedir. Holistik yaklaşıma göre, her şey bir diğeri ile ilişkilidir ve birbirine bağlıdır. Gözlemler sonucu oluşan bilimsel prensipler de bu görüşü desteklemektedir.”

***

“Varoluş konusuna aşırı derecede zihin yoran kişiler de mistik deneyim yaşayabilirler. Nasıl ki tutkulu bir aşık sevdiği kişinin hayalini her yerde ve her şeyde görürse, takıntılı kişiler de üzerinde fazla düşündükleri konularda halüsinasyon yoğunluğu yaşayacaklarından imajinasyon meydana gelebilir. Bu imajinasyon şairlerin, ressamların, bestekârların kısacası sanatçıların sezgi ve ilhamlarını açıklamaktaki en önemli veridir.”

***

“Bir kimse uykudayken, rüyadayken bir şey görebilir veya bir icraatta bulunabilir. İki yılanı birbirine sarılmış görüp, kimyadaki “benzen halkası”nı bulan bir araştırmacı gibi, Wagner, uyku esnasında yani beynin 40 frekanslık dalga ürettiği esnada evrendeki akıllı enerjiye ulaşıp oradan bir müzik yakalamış ve bunu notaya dökerek muhteşem bir beste yapmıştır. Bu ve buna benzer üretimlerde beyinde 40 hz’lik bir frekans ürettirecek bir yoğunluğun muhakkak olması gerekir. Sezgisel düşüncenin ortaya çıktığı bu anlara “ilham” diyoruz. Bir anda ortaya çıkan sembolik düşünceler tam anlamıyla beynin ürünü değildir. Çünkü beyinde böyle bir malzeme yoktur. Eğer Einstein buluşlarını yapmasaydı, elli sene sonra onun keşiflerini yapacak bir başkası muhakkak olacaktı. Ancak Mozart’ın yaptığı besteleri yapacak birisi olmayacaktı; çünkü Mozart’ın ortaya koyduğu eser, bilgi birikiminden ibaret değildi.”

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

18 Haziran 2009 yapan sadıkmeriçli

gitmek1225981174

“Allah’ın izni, peygamberin kavliyle eğer bütün insanlar beraber yaşamayı öğrenirlerse, birbirlerine karşı dürüst olur, güvenirlerse bütün savaşlar biter. Gençlerimiz evlerine döner, her şey biter.”

Habur sınır kapısında iki haftadır oğlundan (kendi deyimiyle ciğerinden) haber almak için bekleşen bir ninenin Kürtçe haykırışları bunlar. Irak’a Amerikan saldırısı başlamış, sınırda problemler var. Habur’da yolu nineyle kesişen kahramanımızın derdi de bir bakıma aynı.

İsviçre’de düzenlenecek bir festivalde resmi makamlarca “bir Türk kızı Kuzey Iraklı bir Kürt’e terör döneminde âşık olamaz” gerekçesiyle uygulanan sansürle gündeme gelen Hüseyin Karabey’in filmi “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom”un aklımda en çok yer eden sahnesi yukarıda bahsettiğimdi. Açık söyleyeyim, filmi izleme nedenim de sansür gerekçesini mantıksız bulmamdan ve içten içe tepki göstermemden dolayı bende uyanan meraktı. Bu anlamsız açıklamanın altında daha “anlaşılır” bir sebep olup olamayacağını merak ediyordum; örneğin filmin Kürt milliyetçiliği yapıyor olması rahatsız etmiş olabilirdi büyüklerimizi. Fakat film bittiğinde imkansız bir aşk hikayesinden başka bir şey bulamadığımı söylemeliyim.

Bizleri Bağdat’a ilk bombaların düştüğü o talihsiz günlere geri götüren film, hafızalarımızı da tazeliyor. Savaştan dolayı Irak’tan çıkamayan sevdiğine kavuşmak için İstanbul’dan yola koyulan bir kadının öyküsü İran’a kadar uzanıyor. Biraz belgesel tadı bırakıyor film ağzınızda, ben kendi adıma yeni şeyler öğrendim açıkçası. İran sınırında bir binanın üzerinde büyük harflerle yazılmış “Türkiye laik bir devlettir” yazısıyla komşuyu “bilgilendirdiğimizi” bilmiyordum örneğin. Ya da İran’da Türk televizyonlarının yasak olduğunu. İran Azerilerinin Farsça’dan uzaklaşıp anadillerine kaymalarını engellemek için mi yapılmış bilmiyorum ama ne kadar etkili(!) olduğu ortada.